Sunday, August 7

Yazma Hayatı: Omar Dewachi İle Söyleşi

Çeviri: Beyzanur Bal ve Melik Kayra Ergen

Halk sağlığı, biyotıp ve çevre alanında çalışan STS araştırmacısı Lina Pinto-García’nın Iraklı medikal antropolog Omar Dewachi ile yaptığı ve Somatosphere Blog’unda yayınlanan söyleşinin Türkçe çevirisini yayınlıyoruz.*

Bu söyleşinin IstanbuLab Blog’unda yayınlanması iki temel hat üzerinden Türkiye’de STS çalışmalarına dair bir sorgulama zemini açmayı amaçlıyor. İlk olarak, özellikle Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa’da yapılan çalışmalarla şekillenen STS kavram ve teorilerinin Türkiye bağlamında yapılan bilim ve teknolojinin eleştirel toplumsal incelemelerinde de benimsendiğine tanık oluyoruz. Bunun ötesine geçerek STS dünyasının “taşrası” olarak imlenebilecek Türkiye’den STS literatürüne nasıl katkılar sunulabilir? Dewachi böylesi bir soruyu tartışmaya, nereden ve nasıl başlayabileceğimize dair bir rehberlik sunuyor: Bize kendi bağlamlarımızın gerçekleriyle daha uyumlu düşünme, yazma ve kuramsallaştırma yeteneğine halihazırda sahip olduğumuz gerçeğini hatırlatarak kendi seslerimize ve iyi hikaye anlatma kapasitelerimize güvenmemizin önemini belirtiyor.

İkinci hat olarak da, Dewachi yazım dilinin politikasına dair bir düşünme alanı açıyor. STS alanında Türkçe veya başka dillerde yayın yapmayı tartışmaya açmak ve bu alanda Türkiye’den eyleyen, söz üreten kişiler olarak yayınlarımızda tercih ettiğimiz dil üzerine de açık bir tartışma yapmak gerekiyor. Transnasyonel STS çerçevesinde halihazırda sorgulamaya açılmış bu tartışmalara Türkiye’den bilgi üreten kişiler olarak nasıl katkılar sunabiliriz?

Bu ve benzeri sorular Türkiye’de farklı disiplinler içinde de tartışılmakta. STS alanında süregiden tartışmaların farklı disiplinlerdeki tartışmalara özgül neler katabileceği de başka bir soru olarak not edilebilir. 

Bu söyleşinin Türkçe olarak yeniden yayınlanmasının da bir politikası olduğu aşikar. Bu metni çeviren öğrencilerim Beyzanur Bal ve Melik Kayra Ergen’e ve çeviriyi düzenlemede yardımcı olan Aybike Alkan’a teşekkür ederim. Okuyucular, bu söyleşinin yukarıda öne çıkardığım iki hat ötesinde yaratıcılık, çatışma alanlarından bilgi üretimi gibi birçok konuda yeni sorular sorulmasına alan açtığını da fark edeceklerdir. Keyifli okumalar.

Duygu Kaşdoğan  


İki yıl önce, uzun süreli savaşlardan etkilenen bağlamlarda, sağlık ve şiddet arasındaki çetrefilli ilişkiye benim gibi yoğun ilgi duyan Iraklı bilim insanı Omar Dewachi’nin çalışmalarına göz atmam önerildi. Dewachi’nin Irak, Lübnan, ABD ve Kanada gibi farklı yerlerden kaleme aldığı bilimsel yazıları ve çalışmaları disiplinlerin, coğrafyanın ve dilin sınırlarını ustalıkla aşıyor, tıpkı müziği gibi. Klasik Irak ud ve Irak makam müziği eğitimi almış olan Omar, Avrupa, Kuzey Amerika ve Orta Doğu’da çok sayıda konser ve festivalde sahne aldı ve çeşitli müzik türlerinde deneysel çalışmalar yaptı.

2020 yılında Ekim ayının sonlarında bir sabah, Covid-19 salgınının ortasında, Omar ve ben, bir saati aşkın bir süre boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin doğu kıyısı ve güneybatı Kolombiya arasında gerçekleşen bir görüntülü konuşma yaptık. “Merkez” ve “çevre” olarak adlandırılan yerler arasında gidip gelen bir konumdan yazma sanatı, müzikal yaratım ve akademik çalışmanın gerilimleri hakkında fikir alışverişinde bulunduk.

Lina Pinto-García (LPG): Sizi tıbba, daha sonrasında antropolojiye ve en nihayetinde müziğe çeken şeyin ne olduğunu sorarak başlayacağım.

Omar Dewachi (OD): İlginç bir şekilde müzik öncegeldi. Erken yaşlarda, gençlik yıllarımın başlarında, müziğin içine çekildim. Notaları okumayı hiç öğrenmedim, müziği kulaktan öğrendim ve çaldım. Sanırım bu bendeki bir şeyleri özellikle, antropolojiye yönelmem gibi ileriki yıllarda aldığım kararlarda da etkili olan kavrayış yetilerini derinden etkiledi.

Tıbba gelecek olursak, bu alanda çalışmayı pek düşünmüyordum. Başlangıçta mühendislik yapmayı düşünüyordum. Ancak 1990’lardaki Körfez Savaşı planlarımın çoğunu değiştirdi. Birdenbire ülkenin altyapısı, geçim kaynakları ve geleceğimiz mahvoldu. Bütün bunlar ben lise sondayken yaşandı. Bunlar yaşanırken tıp fakültesine gitmeyi seçtim çünkü o şartlarda mantıklı olan buydu.  Mezun olduktan sonra, Irak’tan yasadışı yollar vasıtasıyla çıkarılmadan önce Bağdat Üniversite Hastanesi’nde çalıştım ve sonrasında yaşam ve kariyer arayışlarıma başka bir yerde devam ettim.

Ailem benden önce gitmişti. Babam Beyrut’ta bir iş bulmuştu ve ailenin geri kalanı onu takip etti. Ben de Beyrut’ta özel bir hastanede acil doktoru olarak tıp uygulamalarına devam ettim. Eğitimime devam etmek için Birleşik Krallık veya ABD’ye gitmek istedim. Fakat bir doktor olarak iş ve özel hayatımın gidişatı konusunda kısmen hayal kırıklığına uğradım. Beni en çok sarsan şeylerden biri de Irak ve Lübnan’daki sağlık sistemlerinin birbirine karşıt yaklaşımları ve bu karşıtlıkla ilişkili olarak tıp pratiğimi farklı biçimlerde icra etmek zorunda kalmaktı. 1990’lara kadar Irak’ta aşağı yukarı kamulaşmış ve çok gelişmiş bir sağlık sistemi vardı. Sağlık hizmetleri ücretsiz olduğu halde, Körfez Savaşı ve yaptırımların etkisi nedeniyle erişilebilir değildi. Lübnan’da sağlık hizmetleri özel sektörün yönetimi altındaydı ve tamamen sigorta sistemine dayalıydı. Teknolojiler ve ekipmanlar mevcuttu, ancak buna rağmen sigortasız vatandaşların ülkedeki hastaneye gitmeye maddi güçleri yetmiyordu. İnsanlara her zaman Lübnan’ın sağlık hizmetlerinin ABD’nin sağlık sistemi gibi olduğunu söylerdim, ancak Lübnan’da hastalar için yasal koruma ABD’ye kıyasla daha da kötüdür.

Klinik doktorluğunu bıraktıktan sonra halk sağlığı alanında eğitimime başladım. Çalışmalarım sırasında, ABD’de harika bir medikal antropolog olan Cynthia Myntti ile tanıştım. Onunla çalışmak beni zanaatla tanıştırdı. Daha sonra ABD’de antropoloji okumak için Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (AUB) bir burs aldım ve 2001’de Harvard’a bu şekilde girmiş oldum.

Gerçekten de disiplinler ötesi bir geçmişiniz var ve bu yayın listenize de yansıyor. Bu, yazınızı, fikirlerinizi kelimelere dökme şeklinizi nasıl etkiliyor?

Sanırım tüm bu alanlardaki eğitimlerimin yazma konusunda çok farklı etkileri oldu. Tıpta güç bela yazabiliyorsunuz. Halk sağlığı okurken yazmaya daha fazla yatırım yapmaya başladım. Fakat antropolojide, bunların çoğunu unutmam ve farklı okurlar için yazmayı, farklı anlatılar ve tartışma biçimleri geliştirmeyi yeniden öğrenmem gerekiyordu.

Aslında, AUB’de bir halk sağlığı okulunda ders verirken antropolojinin ne olduğunu, antropologların ne yaptığını ve ampirik gözlemler ile soyutlamalar arasında nasıl hareket ettiğini ve ayrım yaptığını sürekli açıklamak zorunda kalmış olmak beni daha berrak olmak için çaba göstermeye zorladı. Ve yıllar boyunca öğrendiğim şey bu oldu. Medikal antropolojideki çalışmalarınızın gerçekten geçerli olmasını istiyorsanız, açık olmanız ve daha geniş bir kitleye erişebiliyor olmanız gerekir.

Bir şeyi “taşra”dan öğretmenin coğrafya ve disiplin açısından ne anlama geldiği konusunda yazdınız. “Taşra” olarak adlandırılan yerlerden yazan insanlara ne gibi tavsiyelerde bulunurdunuz?

Asıl olan merkezden okuduklarınızı taklit etmemeniz. Ana fikir kendi sesinizi, tarzınızı bulmak ve iyi bir hikâye anlatmaktır. Şu veya bu büyük isimlerden alıntı yapma konusunda kaygılanmamanız gerekiyor. Daha sonrasında bu fikirlerle her zaman angaje olabilirsiniz. Taşrada yaşamak, dünyayı deneyimlemenizi ve orada yaşamayan kimsenin sahip olmadığı bir şeye, günlük hayata erişiminizi sağlıyor. Bu sadece trend olduğu için belirli bir kavramı kullanmakla ilgili değil. Biliyorsunuz, bundan beş yıl sonra, bu kavram tamamen unutulup gidecek ve insanlar bu kavramla çalışmayı bırakacaklar. Ancak bir yerle ilgili sözleriniz ve betimlemeleriniz her zaman orada olacak çünkü onlar bir deneyimin anlayışını sunarlar.

Ayrıca “taşra”dakiler olarak, merkezde şekillenen ve daha sonra dünyanın birçok bölgesine bulaş gibi yayılan trendler konusunda çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bence Orta Doğu ve Latin Amerika, ABD’de veya Avrupa’da olanları hızla yakalayan iki büyük yer. Bilginin sömürgesizleştirilmesinden bahsetsek bile, bu tartışmalar çoğunlukla merkezde gerçekleşiyor ve merkezdeki insanların bizim hakkımızda söylediklerinin tekrarı olarak kalıyor. Bu durum küresel sağlık ve halk sağlığı alanlarındaki bilgi üretimi için de geçerlidir.

On ya da on beş yıl önce Beyrut’tan bir arkadaş ABD’de bir konferanstaydı. Bütün bu Ivy League akademisyenleri, güneydeki sağlık sorunları hakkında konuşurken “küresel sağlık” terimini kullanıyorlardı. Arkadaşımın, insanların bununla ne demek istediği konusunda biraz kafası karışmıştı. Cesaret gösterip şunu demişti: “Küresel sağlığı duyduğumda, seni düşünüyorum, kendimi düşünmüyorum.” Bu durum Beyrut’ta yaşarken ilk elden deneyimlediğim bir şey olmuştu. Bu terim Kuzey’den Güney’e doğru çok güçlü bir şekilde ilerlerken birçok etki de yaratıyor. Bu hikayeyi sürekli anlatıyorum çünkü gerçekte olan bu. Bizler güç sahibiyken bile, merkezin söylemiyle güçlendiriliyoruz. Bu durumu çok sorunlu buluyorum.

Bu sadece nasıl marjinalleştiğimiz hakkında konuşan insanlarla ilgili değil. Bazen sözümüzü tamamen farklı bir biçimde, farklı bir modda ifade etmemiz için bizlere alan verilmesiyle ilgili. Trend olan herhangi bir teoriye konuşmuyor olsa da kendi seslerimize, iyi hikayeler anlatma kapasitemize, bilinçli gözlemlerimize ve analizlerimize güvenmeliyiz. Şeytan ayrıntılarda gizli. Sahte putlara tapmayı bırakmalıyız. Dürüst olmak gerekirse, belirli teorilerin Batı’da trend olmaları hiçbir şey ifade etmiyor. Kendi toplumlarımızın ve bağlamlarımızın gerçekleriyle daha uyumlu olacak şekilde düşünme, araştırma, yazma ve kuramsallaştırma yeteneğine sahibiz.

Çatışma ve şiddetle ilişkili olarak biyotıp ve sağlık hizmetleri hakkında yazmaya yaklaşımınızda öne çıkan bir şey var mı?

Irak üzerine olan tezim üstünde çalışmaya başladığımda o kadar çok kaos, yıkım ve kuralsızlık vardı ki, neler olduğunu anlamanın verimli bir yolunu bulmak zordu. Günümüze bir mercek tutması için, sağlık hizmeti rejimlerinin, bunların nasıl gerçekleştiği ve çözüldüğünün tarihsel bağlamına dair bir anlayış geliştirmeye yönelmiş oldum. Bu da, Frantz Fanon, Eric Wolf, Warwick Anderson gibi kişileri ve geçmişle günümüzü sentezleyebilen diğer antropologları okuyarak öğrendiğim bir şey. Bu, hem halk sağlığı çalışmalarımda hem de antropolojik yazılarımda kritik bir çerçeve haline geldi.

Çatışma bağlamında sağlık konusunu ele alan birçok çalışma kuramsal olarak inanılmaz derecede önemli olmuştur. Ancak, bu çalışmaları kendi saha çalışmanızın gerçekleriyle ilişkilendirmek söz konusu olduğunda, durum oldukça zorlayıcı bir hale geliyor. Sanırım içimdeki doktor/antropolog bu noktada ortaya çıkıyor. Bir yer ya da olgu hakkında bir şey söylemeden önce olup bitenin içine dalmam ve anlamam gerekiyor. Tüm olasılıklara açık olmam ve herhangi bir çerçevenin içinde yer almamam gerekiyor. Hiç şüphesiz ki böylesine bir açıklık ilişkili olduğum farklı alanlarda yazma konusundaki yaklaşımımı şekillendirdi.

Dürüst olmak gerekirse, ben savaştan başka bir şey bilmiyorum. Iraklı birisi olarak gerçekten çok çok uzun bir süre savaş ortamında yaşadım. Çatışma ve savaş alanları üzerine çalışma konusundaki hassasiyetlerimin kesinlikle kendi deneyimlerim tarafından şekillendiğini hissediyorum: uzun süreli istikrarsızlığın olduğu bir yerde yaşamanın ne anlama geldiğine, bunun kayıp açısından, günlük yaşamdaki toplumsal ve etik ilişkiler, birini yaralamak ve yaralanmış olmak, geçmişten gelen yasları taşıyor olmak ve bunları unutmak ya da affetmek açısından ne anlama geldiğine dair deneyimler. Bir alan olarak antropoloji bize bu tür istikrarsızlıkları belgelemek ve geçmiş ile günümüz arasında, farklı yerellikler ve deneyimler arasında rahat bir şekilde hareket edebilmek için araçlar sağlıyor.                     

Sağlık ve çatışma hakkında yazanlara ne önerirsiniz? 

Beyrut’ta çalışmaya başladığımda şu büyük üniversitelerden gelen ve adeta üzerimize paraşütle inen, hemen mülteci kamplarına atlayan, bize çatışmayı nasıl anlayıp analiz etmemiz gerektiğini anlatan pek çok insan vardı. Ancak bunun, çatışmayı bir süreç, bir koşul olarak düşünmekle hiçbir ilgisi yok. Bu muhtemelen deneyimlerim ve araştırmalarımla öğrendiğim en büyük derslerden biri. Savaş ve çatışmalar, başlangıcı ve sonu olan, geçici olaylar değillerdir. Anlaşılması ve ayrıntılandırılması gereken karmaşık yaşam dünyalarıdır.

Çatışma alanlarını çalışırken karşılaşılan sorunlardan biri, çoğu zaman her şeyin çatışmaya indirgenmesidir. Bunu bazen ben de yaptım ve bununla ilgili olarak birkaç ortamda eleştirildim. Fakat, yine de, çatışma analitiği gündelik olanı öne çıkarmak, kırılganlıklar, değişim, istikrarsızlık ve geçicilik hakkında düşünmek için güçlü bir lens ve önemli bir çıkış noktası. Bence bu konuya düşünümsel yaklaşmak çok önemli: Çatışma ile uğraşıyor olsanız bile, çatışmanın ortasında gündelik yaşamın karmaşıklığıyla da uğraştığınızı gösterebilmek gerekiyor. Bu durum yalnızca mağdurların acıları, ölüler ve yaralılarla ilgili değil, ki bunları vurgulamak elbette önemli. Ancak tam olarak neyin dönüşüme uğradığını, hangi yeni ilişki ve yaşam biçimlerinin ortaya çıktığını anlayabilmek de önemli. Yaşam dünyalarının yaratılması ve yok edilmesi söz konusu olan.

Katılıyorum. Şimdi Kolombiya’da çatışmayla alakasız görünen konuları ve nesneleri araştırmaya ve incelemeye çalışsanız bile her zaman belirli bir noktada çatışma ile karşılaşırsınız çünkü çatışma tabiri caizse çevresel bir koşuldur.        

Ah evet, ben buna savaş ekolojileri diyorum. Bu bir ekolojidir. Biyolojik ve sosyal var oluşunuzu gerçekten etkiler. Günlük yaşamı dönüştürür ve kişinin dikkatini vermesi gereken şey de budur.

Hangi dillerde yazıyorsunuz?                            

Evet bu güzel bir soru. Biliyorsunuz evde ve sahada kullandığım birincil dil Arapça. Bu benim ana dilim, yazarken de rahat kullandığım bir dil. Sanırım benim için Arapça yazmak İngilizce yazmaktan daha kolay. Arapça yayın yapıyorum ama istediğim sıklıkta yapamıyorum bunu. Sanırım bunun nedeni de Arapça yazıların akademik değerlendirme süreçlerinde bir katkısının olmayacağının düşünülmesi. Eğer gerçekten şanslıysanız, bu yazılar kamusal ‘hizmet’ ya da ‘kamuyla etkileşim’ olarak görülüyor.

Beyrut’ta yaşarken gazetelerde yazdım ve uluslararası örgütler için çok sayıda Arapça rapor yayımladım. Ayrıca 1950’ler ve 1960’ların en önemli Iraklı antropolog/sosyologlarından biri olan Ali Al-Wardi’nin çalışmalarına odaklanan Idafat adlı Arap sosyoloji dergisinde özel bir sayı hazırladım. Oldukça gurur duyduğum bu sayı için Al-Wardi’nin birçok öğrencisinden yazılar toparladım. Bunlar dışında şu an eğitim verirken ve yazarken İngilizce dilini kullanıyorum.

Bazen Arapça bir kelimeyi veya belirli bir deneyimi tercüme etmekte zorlanıyorum. Deneyimin veya kelimenin sahip olduğu çok anlamlılığı aktarabilmek için okuyucuma çok fazla bağlam sunmam gerektiğini hissediyorum. Arapça olarak yaşadığım bir karşılaşma hakkında İngilizce yazıyorsam, bazen bu diğer dilde farklı algılanıyor. Arapça konuşabilen biri bunun ne anlama geldiğini anlayabilirken, bu deneyimin İngilizce olarak kolay bir şekilde iletilememesi beni zorluyor. Dili veya kültürü bilmeyen birisi ima edilen kodları ve konuları anlamakta başarısız oluyor. Bu, çeviri için ekstra iş doğuruyor.                     

Yazma sanatının zorlayıcı ve ödüllendirici unsurları nelerdir?

Akademisyenler olarak her çeşit yazıyı yazıyoruz. Öne çıkan yazılarsa yayımladığımız yazılar oluyor. Yine de araştırma önerileri, öğrencilerimiz için tavsiye mektupları ve yorumlar da yazıyoruz: her daim hem kendi yazılarımız hem de diğer insanların yazılarıyla uğraşıyoruz. Yayımlanmıyor olsa bile bundan kaçış yok.

Yıllar geçtikçe başkalarıyla birlikte yazı yazmayı ve yayımlamayı da öğrendim. Medikal antropologlar bunu yapıyor olsa da antropoloji alanında çok sık yaptığımız bir şey değil bu. Bazen bunu tek başıma yazmaya yeğliyorum çünkü bu kendi kafamızın içinde sıkışıp kaldığımızda mümkün olmayan kolektif düzeydeki bir tür bilinç ve fikir birliğini sağlıyor.

Öğrencilerimle beraber birçok yazı da yayımladım. Onlara benimle beraber çalışabilecekleri ortamlar yaratıyorum, bazen bu kendi etnografik materyallerim üzerinden olabiliyor. Genellikle kısa bir tarihsel inceleme veya literatür taraması yapmalarını istiyorum. Bunu bir mentörlük stratejisi olarak görüyorum. Bir yazıyı bitirmede gereken farklı süreçleri anlamalarına yardımcı oluyor. Hatta, bir odada oturup beyin fırtınası yapmaktan, tartışmaktan, analiz etmekten ve tahtada yazının sorunlarını ve bölümlerini haritalamaktan gerçekten keyif alıyorum.

Yaptığınız müziğin yazma sürecinizdeki rolünü merak ediyorum. Müziğiniz yazınıza ya da yazınız müziğinize neler katıyor?

Müzik yapma ya da enstrüman çalma ile yazma arasındaki analojiye en azından zihinsel olarak çok aşinayım. Zihnimde bu ikisi iç içe geçiyorlar ve birbirleriyle etkileşim içindeler. 

Her iki durumda da, çalıştığınız fikirler hakkında temel bir anlayışa sahip olmanız gerekiyor. Deneysel ve doğaçlama müzikten çok şey öğrendim. Eğer temelleri bilmiyorsanız, eğer fikirleri, belirli deneyimleri anlama konusunda temeliniz yoksa, deneysel yaklaşım gürültüye dönüşür. Bana göre hem müzik hem de yazı hikaye anlatımıyla ilgili ve bu ikisinin de yapı, içerik ve etki gibi unsurlarla birlikte düşünülmesi gerekir. 

Yazım üzerinde çalışırken, sık sık müzik, tonlama, ritim ve akış hakkında düşünürüm. Bazen yazıya ara verdiğimde enstrümanımı, yani udumu elime alırım. Bu zihnimi netleştirmeme ve yazarken yaşadığım bazı tıkanıklıkları gidermeme yardımcı oluyor. Daha yakın bir zamanda ve salgın döneminde, synthesizerlarla çalışmaya, ses ve elektronik müziği anlamaya başladım. Irak makam müziğini öğrendiğim uzun yolculuğumla beraber, bu, gelecekte etnografik bir projeye dönüşebilir, böylece, beni savaş ve çatışma üzerinde çalışmaktan da uzaklaştırabilir.

* Somatosphere editörlerine ve Lina-Pinto Garcia’ya bu yeniden paylaşım için yaptıkları işbirliği nedeniyle teşekkür ederiz. // We thank both Somatosphere editors and Lina-Pinto Garcia for their collaboration on this reposting.

Yayına Hazırlayan: Aybike Alkan, Doktora Sonrası Araştırmacı, TU Berlin, Teknoloji Tarihi Bölümü