Wednesday, September 16

Fay Hatları Konuşabilir mi? Beklenen Büyük İstanbul Depreminin Topluma Havale Ettikleri

Onur Arslan
Kaliforniya Üniversitesi Davis, Doktora Öğrencisi, Antropoloji Bölümü
Türkiye’nin Bilim, Teknoloji ve Toplumları (V)

Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) da bir insan gibi konuşamıyor ancak onun adına konuşan ve onun (jeoloji, politika, inşaat sektörü gibi) farklı alanlarda temsil edilmesini sağlayan teknolojiler vasıtasıyla toplumsal ve maddi dünyalara etki ediyor, insan davranışlarını değiştiriyor ve yepyeni bir ağın kurucu unsuru olarak toplumsallaşıyor. Burada iki sorunsal ortaya çıkıyor: KAF’ın failliği ne demektir ve belki de bu sorudan önemlisi, KAF’ın adına kimler konuşacaktır ve nasıl?

26 Eylül 2019’da İstanbul’da gerçekleşen sarsıntının ardından tekrar gündeme gelen ve ne zamandır bünyelerde uyandırdığı kaygı hisleri iyice depreşen ‘‘Beklenen Büyük İstanbul Depremi’’, pek çok uzmanlık alanının dahil olduğu bir kamusal tartışma alanı açtı. Bu alan, geçtiğimiz haftalarda Akhisar, Manisa ve Elazığ’da yaşanan depremlerle birlikte iyice açılmış ve tartışmanın farklı taraflarında duran toplumsal kesimlerin arasındaki mesafeye görece yarılmış görünüyor. Bu kamusal tartışma alanının kendine has çatışma ve karşılaşmalarını, içinde cereyan ettiği maddi dünyalar ve tarihsel koşullar bağlamında anlamaya çalışmak, yakından inceleyip içerdiği güç-iktidar dinamiklerini analiz etmek gerekiyor.

IstanbuLab üyelerinden Onur Arslan’ın kaleme aldığı bu yazı, elde mevcut antropoloji, siyaset bilimi ve bilim ve teknoloji çalışmaları (STS) kavramlarıyla birlikte düşünerek tam da böyle bir analize girişiyor. Kaliforniya Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Onur Arslan’a göre depremin toplumsallığını Wiebe Bijker’den ödünç aldığı şu soru etrafında düşünmeye çalışmalıyız: ‘‘Hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz bir şeyi nasıl yönetiriz?’’ Bilinemez vehçeleriyle pek çok politik ekonomi, mühendislik ve yönetimsellik pratiğini bir araya getiren ‘‘Beklenen Büyük İstanbul Depremi’’, bizleri belli STS kavramlarıyla birlikte düşünmeye sevk ederken, kuşkusuz burada ele alınmayan ama ele alınmayı hak eden diğer konu başlıklarını gelecek yazılarda tartışmayı gerektiriyor.

2019 Eylülü’nde İstanbuLab’ın Akbank Sanat’ta konuk ettiği Wiebe Bijker, sunumunu şu soru etrafında şekillendirmişti: Hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz bir şeyi nasıl yönetiriz? Bijker’in genel hatlarıyla teknoloji ve demokrasi temalarını tartışmak için formüle ettiği bu soruyu büyük çekince ve kaygılarla beklenen İstanbul depremine hazırlık bağlamında yeniden değerlendirebiliriz. Zira toplumun geniş bir kesimi İstanbul ve civarını etkileyecek büyük bir depremin yakın gelecekte gerçekleşeceğine ikna olmuş olsa da söz konusu depremin tam olarak yerini, zamanını ve büyüklüğünü kestirmek pek mümkün değil gibi görünüyor. Öte yandan Türkiye kamuoyunda yaygın olarak dolaşan, deprem riskini azaltmaya yönelik yeterli hazırlık yapılmadığına dair birçok söylem üzerine eğilmeye ve birlikte düşünmeye değer.[1] Bu söylemlerin ortak savı felaket yaratabilecek olası bir depreme karşı ne vatandaşların ne de kamu kurumların hazır olmadığı. Oysa 1999 İzmit ve Düzce depremlerini takiben bir araya gelen devasa ilişkiler ağı, bir yandan bölgede yeni bir büyük deprem gerçekleşme riskini yaklaşık yirmi yıldır gözler önüne sererken bir yandan da nevi şahsına münhasır bir hazırlık mantığı üretiyor: Kuzey Anadolu Fayı (KAF), fayı okunabilir kılan sosyo-teknolojik cihazlar, fay hakkında konuşan “uzmanlar”, üniversiteler, uzmanlık kuruluşları, inşaat şirketleri ve devlet kurumlarından oluşan devasa ilişkiler ağı.

“Hiçbir şey yapılmıyor” söylemi bazı sağlam temellere dayansa da, bu söylem, görece yakın geçmişte zuhur eden “deprem ağının” ve ağın ürettiği hazırlık mekanizmasının toplumsal ilişkileri ve bilimsel pratikleri nasıl değiştirdiğini anlaşılmasını zorlaştırıyor. 2017 boyunca Ebru Kayaalp ile yürüttüğümüz etnografik çalışmada bu heterojen ağın bir araya gelişinde yer bilimleri araştırma ve uygulamalı tekniklerinin oynadığı önemli rolleri incelemiştik.[2] Bu yazıda ise 1999 İzmit depremi sonrası depreme hazırlık eylem planları bağlamında ortaya çıkan iki değişime odaklanmak istiyorum. Birincisi, söz konusu eylem planları sonucu deprem hazırlıklarının bireysel önlemlere indirgenmesi ve finansal kaynak geliştirme pratiklerine dönüşmesi. İkincisi ise, siyaset ve piyasa aktörlerinin sürece müdahaleleri sonucu yer bilimleri araştırma ve uygulamalı tekniklerinin giderek daha fazla proje odaklı ve risk yönetimi ekseninde icra ediliyor oluşu. Bu iki değişimi doğrusal düzlemde tek yönlü olarak birbirini etkileyen bir neden-sonuç denkleminde düşünmek yerine ilişkisellikleri kapsamında birbirlerini tetikleyen ve geri besleyen süreçler olarak değerlendirmek gerekiyor.onurdeprem3

Kuzey Anadolu Fayı 1948’de ilk kez yukarıdaki haritada görünürlük kazanmıştır. İki devasa tektonik levhanın yarattığı deformasyonların jeolojik anlamda genç bir fay bölgesi yarattığı savı ilk olarak yer bilimci İhsan Ketin tarafından ortaya atılmıştır. (İhsan Ketin, 1948)

KAF Konuşabilir mi?[3]

Konuşma yetisi genelde insana atfedilen bir özelliktir. Konuşma özelliğinin yanında insan hem günlük hayatta, hem de muhtelif bilim dallarında üretilen metinlerde tarihin, toplumun, bilimin, kültürün, politikanın ve dilin yegane faili ve yapıcısı olarak ortaya çıkar. Ancak insan-merkezci yaklaşımlar özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçok düşünür ve araştırmacı tarafından eleştirilegeldi.[4] İnsan-merkezci yaklaşımların önerdiği analitik çerçeve 1999 depremi akabinde ortaya çıkan heterojen ağın getirdiği değişimleri ve deneyimleri anlamak için de yeterli değil. Bilim ve teknoloji pratiklerini ampirik çalışmalarla inceleyen araştırmacılar bu tür heterojen ağları oluşturan failleri gözlemlerken insan ve insan-olmayan arasındaki ayrımı ve asimetriyi yeniden düşünme çağrısı yaparlar. Bu çalışmalara göre insan-olmayan varlıkların kurucu güçleri vardır ve toplumsal ve politik ilişkileri şekillendirme konusunda en az insanlar kadar kudretlidirler. Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) da bir insan gibi konuşamıyor ancak onun adına konuşan ve onun (jeoloji, politika, inşaat sektörü gibi) farklı alanlarda temsil edilmesini sağlayan teknolojiler vasıtasıyla toplumsal ve maddi dünyalara etki ediyor, insan davranışlarını değiştiriyor ve yepyeni bir ağın kurucu unsuru olarak toplumsallaşıyor. Burada iki sorunsal ortaya çıkıyor: KAF’ın failliği ne demektir ve belki de bu sorudan önemlisi, KAF’ın adına kimler konuşacaktır ve nasıl?

1999’dan beri medyanın, sivil toplum örgütlerinin, şirketlerin, devlet kurumlarının ve vatandaşların dahil olduğu bir risk söylemi üretimi söz konusu. İzmit depreminin ardından yürütülen uluslararası bilimsel projeler ve gerçekleşecek yeni bir büyük deprem riskinin tanımlanması sonucu KAF, dünyanın en bilinen faylarından biri haline geldi. Bu sayede KAF, onun hakkında konuşan uzmanlarla beraber yazılı ve görsel medya organlarının üzerine serilen bir grup ince çizgi ağı olarak evimize geliyor ve bizler de o ince çizgileri takip ederek KAF’ın doğal tarihi, yaşı, ürettiği ve üretebileceği sarsıntılar hakkında konuşabiliyoruz.  Kesin olarak bildiğimiz tek şey ise Marmara Denizi’nde büyük bir depremin er ya da geç gerçekleşeceği. Jeologlara göre bu deprem bugün de olabilir, iki yüz yıl sonra da. Yine de yasa, kurum, teknoloji ve alınacak önlemlerin depremin yarın gerçekleşme ihtimaline göre tesis edildiğini belirtmek yanıltıcı olmayacaktır. Hal böyle olsa da 1999’dan beri yer bilimciler, mühendisler ve fayın etrafında yaşayanlar deprem riskine karşı hazırlıkların yetersiz kaldığını çeşitli mecralarda defalarca dile getirdiler.[5] Bu söylemlerin seslendiği özneler, hazırlık pratiklerini eyleme geçirmesi ve yönetmesi beklenenler, sıradan vatandaşlar ya da devlet olageldi. Vatandaşların alabileceği önlemlerden bazıları deprem çantası hazırlamak, kırılacak eşyaları güvenli bir yere kaldırmak, eşyaları duvara sabitlemek ya da sarsıntı esnasında alacağımız pozisyonları öğrenmek. Ayrıca evlerin risk durumunu tespit etmek, gerekirse güçlendirmek ya da yıkıp yeniden yapmak kamu kurumları ile vatandaşların ortaklaşa yürütebilecekleri diğer hazırlık faaliyetleri.

Mevcut anlayışa göre vatandaş deprem riskinin ne kadar büyük olduğunun ve hemen harekete geçmesi gerektiğinin farkına varmalı ve sorumluluğu üzerine almalıdır. Bu hazırlık da ancak bankalar, uzmanlık kuruluşları, belediyeler ve inşaat şirketlerinden oluşan piyasanın bir parçası haline gelmekle mümkün. Bu piyasaya dahil olmanın öncelikli koşulu ise her şeyden önce hazırlığın bireysel ve homo economicus kipliğinde gerçekleştirilebileceğini kabul etmekten geçiyor.

Yukarıda belirtilen önlemler altın değerinde ancak tehlikenin büyüklüğü göz önüne alındığında bir ölçek sorunu ortaya çıkıyor. Çünkü beklenen deprem tek tek bireyleri hedef aldığı kadar toplumsal ilişkileri de hedef alıyor. Kamuoyunda Kentsel Dönüşüm Yasası adıyla bilinen, 2012 yılında yürürlüğe giren Afet Riski Altındaki Alanların Hakkında Kanun (6306) ile birlikte üretilen kurum ve pratikler insanları bu olası felakete karşı bireysel olarak inisiyatif almaya teşvik ediyor. Bu yazıda afet yasasını kapsamlı bir şekilde ele almak mümkün olmasa da yasanın birbiriyle bağlantılı iki önemli noktada dönüm noktası teşkil ettiği söylenebilir. Birincisi, bu yasa devletin gerek bütçe, gerek uzmanlık, gerekse de örgütsel anlamda depreme hazırlık konusundaki yetersizliklerinin kabul edilmesi anlamına geliyor. Çok basit bir dilde ifade edersek bu yasa diyor ki, madem İstanbul dahil Türkiye’nin birçok yerinde bu kadar riskli bina var, bunu vatandaşlar, bankalar, inşaat şirketleri ve uzmanlık kuruluşları kendi aralarında halletsinler, devlet kurumları da bu ilişkilerde kolaylaştırıcı olarak yer alsın.[6] İkincisi ve belki de daha önemlisi, afete hazırlığın yalnızca piyasada mülk/sermaye sahibi bir aktör olarak ve diğer sermayedar aktörlerle bir araya gelerek gerçekleştirilebilecek bir faaliyet olarak üretilmesi. Afet yasasına kadar vatandaştan istenen deprem sırasında nasıl davranacağını ya da deprem sonrasında neler yapabileceğini öğrenmesiydi. Yasadan sonra ise yeni bir öznellik ve yönetimsellik üretimi söz konusu. Mevcut anlayışa göre vatandaş deprem riskinin ne kadar büyük olduğunun ve hemen harekete geçmesi gerektiğinin farkına varmalı ve sorumluluğu üzerine almalıdır. Bu hazırlık da ancak bankalar, uzmanlık kuruluşları, belediyeler ve inşaat şirketlerinden oluşan piyasanın bir parçası haline gelmekle mümkün. Bu piyasaya dahil olmanın öncelikli koşulu ise her şeyden önce hazırlığın bireysel ve homo economicus olarak gerçekleştirilebileceğini kabul etmekten geçiyor. Sonuç olarak, devlet görevlileri ve medya tarafından üretilen depreme hazırlık mekanizmaları vatandaşları özellikle bireysel boyutta önlemler alarak bu tehdidi bertaraf etmeye çağırıyor. Ek olarak, bu hazırlıkların bireyselleştirilmesi söz konusu eylem çağrılarının bireyselliklerini aşan kurumsal iktidar ve sermaye yapılanmalarına dayanıyor.

Yanlış anlaşılmasın. Bu yazıdaki meramım devletin depreme karşı yeterince önlem almadığını ya da bunu bir ‘‘fırsata’’ çevrildiğini vurgulamak değil. Bu eleştiri daha önce pek çok farklı mecrada dile getirildi.[7] Meramım şu: devlet ve şirketler Afet Yasası, AFAD ya da uzmanlık kuruluşları aracılığıyla halihazırda KAF’ı toplumsallaştırdılar ve halen devam eden bu süreç ilgili kentlerde plansız yapılaşmaya ve kamusal alanların yok edilmesine sebep oluyor. Fikirtepep’de riskli alan ilanı nedeniyle yerlerinden edilen insanlar ya da Kadıköy’de yeniden inşa edilmek maksadıyla yıkılan binalardan havaya yayılan asbest[8] aynı hazırlık mekanizmaları ağının farklı uzantıları. KAF’ın topluma havale ettiği felaket riskini yönetilebilir kılmak için şekillenen hazırlık pratikleri özellikle sermaye sahibi sınıfların yaşadığı bölgeleri birer şantiye alanına dönüştürmüş vaziyette.[9] Bu durum komşuluk ilişkilerinin dağılmasından halk sağlığının olumsuz etkilenmesine, zorunlu göçten betonlaşmaya pek çok olumsuz sonuca yol açıyor. Dolayısıyla KAF artık keşfedilip bilinmeyi bekleyen bir varlık, bir tabiat olayından ibaret değil ve günlük hayatın, siyasetin, kentsel mimarinin ve ekonomik ilişkilerin kurucu faillerinden biri haline gelmiş durumda.

Haritada Çevre ve Şehircilik Bakanlığının ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı’nın (JICA) belirlediği riskli alanlar arasındaki farklılıklar görünüyor. Riskli alan ilanı durumunda mülk sahiplerine evlerini yıkıp yeniden inşa etmeleri için bir takım zorlayıcı önlemler dayatılıyor. Ancak afet yasasının bir diğer önemli ve paradoksal sonucu riskli alan ile riskli olmayan alan arasındaki ayrımı kaldırmış olması. Türkiye’nin herhangi bir yerindeki hak sahibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın belirlediği uzmanlık kuruluşları aracılığıyla ikamet ettiği bina için ‘riskli yapı’ belgesi hazırlatıp yasanın getirdiği avantajlardan faydalanarak binanın yıkılıp yeniden yapılmasını sağlayabiliyor (kaynak: sendika.org )

KAF’ın bilimsel temsilleri üzerine

Henüz gerçekleşmemiş ve hakkında çok az bilgi sahibi olunan bir olayın sayısal veriye dökülmesi ve risk hesaplamalarına çevrilmesi KAF’ın sadece bilimsel bir temsilini üretmiyor. Aynı zamanda onun toplumsal, ekonomik ve siyasi ilişkileri şekillendirmesine katkı sağlıyor.

17 Ağustos depreminin yarattığı kayıplar ve bölgede gerçekleşecek yeni bir deprem beklentisi, Türkiye’de yer bilimlerini iki açıdan topyekûn dönüştürdü. İlk olarak Marmara Denizi ve çevresinde bir uzmanlar ve makineler ordusu mobilize edildi. 1999 depremi uluslararası projelerin, planların, teknolojilerin ve finansal kaynakların Türkiye’ye akmasını sağladıİkincil olarak ise, bu bahsettiğim süreç, yer bilimlerini, uluslararası bilim cemiyetlerindeki neoliberalleşme ve ticarileşmeye paralel olarak, fonlandıkları kurumların onlara sundukları dar araştırma çerçeveleri doğrultusunda eyleyen, risk yönetimi odaklı birer küçük işletmeye dönüştürdü. Bu da deprem olayı etrafında üretilen her bilgi ve yöntemin, sarsıntı şiddeti, büyüklük tahmini, olasılık hesabı ve istatistiksel hesap kitap maddelerine indirgenmesine neden oluyor. Ancak, Ebru Kayaalp ile yürüttüğümüz çalışmada konuştuğumuz bir deprem bilimcinin ifade ettiği gibi:

Depremin ne zaman olacağını söylemek scientific (bilimsel) değil. (…) Burada o kadar çok bilinmeyen parametre var ki. Sen sadece çok kaba bir yaklaşımla bir şeyleri ölçüp bir şeyler söyleyebilirsin. O kaba yaklaşımın da çözünürlüğü, güvenirliği yok. Ama şu bir gerçek, deprem olacak mı olacak… En gerçek diye yaklaştığı yer orası. Deprem olacak. Ama yarın mı, 100 sene sonra mı?[10]

Tahmin meselesi ve olasılık hesapları KAF’ın özellikle ana akım medya ve inşaat sektörü anlatılarındaki temsillerini şekillendiriyor.[11] Ancak ne fay, ne de yeryüzünün kendisi insan tahminlerine uymakla yükümlü. Bir sarsıntıdan binanın yıkılmasına giden süreç pek çok failin dahil olduğu karmaşık olaylar zincirini harekete geçirir. Fayın hangi bölgesinin nereye doğru kırılacağı, deprem dalgalarının ilerlediği fiziko-kimyasal ortam, dalgaların ulaştığı bölgenin zemininin eğimi ve kimyasal yapısı, zemin üstündeki binaların hangi malzemeden yapıldığı, bina yapılırken mühendislik gereklerine uyulup uyulmadığı, çevredeki binaların konumu ve daha birçok bileşen depremin gerçekleştiği an bir araya gelir, diğer bir deyişle depremin gerçekleşme anını bir araya getirir. Biz her ne kadar beklenen olayı Büyük İstanbul Depremi gibi tek bir terimle ifade etsek de, deprem her mahallede hatta her hanede farklı hallerde deneyimlenecek. Peki bu deneyimler yelpazesinin tahmini yapılabilir mi? Görüştüğümüz yer bilimcilerin birçoğu bunun yanlış bir soru olduğunu düşünüyor. Başka bir deprem bilimcinin belirttiği gibi:

Öncellikle prediction (tahmin) kavramı bizim çalışma alanımızın dışında. Her deprem bilimcinin kafasında olsa da bununla ilgili uniform (bütünlüklü) deprem fiziğine erişme şansı ya da depremi tahmin etmemizi sağlayacak yer kanunu yok. (…) Kestirimde bulunabilecek formülümüz olmayacaktır. Gözlemler bazı şeyler hakkında ipucu veriyor ama bunu somutlaştırmak mümkün değil. Şu zamanda, şu yerde, şu büyüklükte olacak demek imkansız. 

Yine de olasılık hesapları gerek risk yönetimi gerekse yer bilimcilerin finansal kaynak bulabilmesi açısından hayati nitelikte. Bu tür olasılık hesaplarının ürettiği sayısal veriler siyaset ve piyasa aktörlerinin kullanabileceği standart bilgiler haline geliyor. Deprem riskini ölçebilecek her türlü hesaplamaya gösterilen talep de yer bilimleri pratik ve yöntemlerinin dönüşümüne yol açıyor:

Eskiden teorik bilim vardı, şimdi risk hesaplama var sanki. Bu dışarıdan zorlamayla oldu. Temel bilimlerde şu lüks vardı, bilimsel olarak neyi merak ediyorsan yap, yayın yap. Destek veririz. Yayın önemli. Bugün bu değişti. Yayından ziyade, kaynağınızı yaratmanız önemli…. Risk, satmanın bir yolu oluyor.

Görüştüğümüz bir diğer yer bilimci şu çarpıcı örneği veriyor:

Temel bilimler Türkiye’de hep sorgulanır. Bir devlet yetkilisi geldi bir gün. Dedi ki yani ben sizi anlıyorum, temel bilimleri de anlıyorum, hepsini anlıyorum. Size son derece saygı gösteriyorum ama ben öbür tarafı da anlıyorum, devleti de anlıyorum. Siz yalan da olsa bir şey için yapıyormuşuz gibi gösterin yaptığınız şeyi dedi. Bu temel bilimler lafını ben kabul ettiremiyorum. Bunu yapınca şu çıkacak, bu çıkınca şu işe yarayacak, şunun da şu getirisi olacak gibi bir söylem içine girmek gerekiyor.

Bilimsel araştırmalar ancak uygulamaya elverişli olduğu ve somut çıktılar (model, simülasyon, istatistikler, risk haritaları gibi) sunabildiği ölçüde finanse ediliyor. Henüz gerçekleşmemiş ve hakkında çok az bilgi sahibi olunan bir olayın sayısal veriye dökülmesi ve risk hesaplamalarına çevrilmesi KAF’ın sadece bilimsel bir temsilini üretmiyor. Aynı zamanda onun toplumsal, ekonomik ve siyasi ilişkileri şekillendirmesine katkı sağlıyor.

KAF’la birlikte hizalanmak

onurdeprem1

Bugün Marmara Denizi’nin etrafı KAF’ın hareketlerini sürekli ‘‘dinlemek’’ ve veriye dönüştürmek için bir laboratuvar haline gelmiş durumda. Ancak KAF’ın Marmara Denizi’nde daha önce gerçekleşen hareketleri beklenen İstanbul depreminin bugün bilimsel bir olgu olarak kabul edilmesinin hala en büyük dayanağını teşkil etmekte. (Kaynak: Celâl Şengör ve diğerleri, 2014)

Tıpkı nehirler, ağaçlarla, hayvanlar ya da dijital verilerle dünyanın farklı yerlerinde kurulan ittifaklar gibi, KAF’la birlikte nasıl ‘‘hizalanacağımızı’’ anlamaya çalışmalı, onunla nasıl ittifak kurabileceğimizin yollarını aramalı.

Yazının başında sözünü ettiğimiz Wiebe Bijker’ın yönelttiği soruya geri dönelim. İki olumsuz cevabım var. Hakkında çok az bilgi sahibi olunan bir şeyin yönetilmesinin tek yolu o şey hakkında daha fazla malumat (information) edinmekten geçmez. KAF’ı denizin altında gözlemleyecek istasyonların kurulması hem yer bilimlerinin gelişimi, hem de ilgili kamusal kurumlara erken uyarı gönderecek teknolojik altyapı oluşturulması adına önem teşkil ediyor, doğrudur. Ancak Mikdat Kadıoğlu’nun geçtiğimiz Eylül 2019’da verdiği röportajda da belirttiği gibi fayın ‘‘en yakışıklı fotoğrafını çekmek’’ ya da her hareketini gözlemleyip veriye dönüştürmek depreme hazırlık açısından yeterli değil.[12] İkincisi, riski tanımak, tehlike altında olduğunu kabul edip sadece bireysel boyutta önlemler almak, ucu açık ve  belirsizliği sürekli yeniden üretilen bir olaya karşı hazırlanmanın tek yolu olarak tahayyül edilmemeli. Dağın altında bir ejderha var ve bu ejderha şehir için gelecek. Yapılması gerekenlerden biri KAF’la kurulan ilişkiyi dönüştürmek olabilir. Böylelikle, KAF’ın bir tür felaket kapitalizminin yolunu yapacak bir olay gibi temsil edilmesinin ve o bağlamda kişi, kurum ve şeyleri mobilize etmesinin önüne geçilebilir. Tıpkı nehirler, ağaçlarla, hayvanlar ya da dijital verilerle dünyanın farklı yerlerinde kurulan ittifaklar gibi, KAF’la birlikte nasıl ‘‘hizalanacağımızı’’ anlamaya çalışmalı, onunla nasıl ittifak kurabileceğimizin yollarını aramalı. Ayrıca Marmara depremine hazırlık sürecinin açtığı ilişkisel alanlar, yüzleşmek zorunda kaldığımız ve daha da kalacağımız, küresel ve büyük ölçekli problemlere karşı yeni pratik ve düşünceler geliştirme adına yararlanabileceğimiz bir laboratuvar olarak değerlendirilebilir. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, henüz gerçekleşmemiş ama eli kulağında diğer afet ya da ekonomik kriz anlatıları bağlamında nasıl bir etik ve nasıl bir toplumsal yaşam istediğimiz hakkında düşünmemizi ve eyleme geçmemizi sağlayacak bir laboratuvar.

* Bu yazı geçtiğimiz günlerde, 2020’nin ilk haftalarında Akhisar ve Elazığ’da yaşanan depremlerden önce kaleme alınmıştır. Ancak beklenen İstanbul depremi hususunda dile getirdikleri, fayların etrafında yaşamını sürdüren herkes için geçerli.

YAYINA HAZIRLAYAN: MEHMET EKINCI, CORNELL ÜNIVERSITESI, BILIM VE TEKNOLOJI ÇALIŞMALARI, DOKTORA ADAYI

[1] Hazırlık konusunda farklı görüşlerin biraraya getirildiği derli toplu bir analiz için bkz: İrem Köker ve Aylin Yazan, ‘‘İstanbul beklenen beklenen ‘büyük depreme’ hazır mı?,’’ BBC Türkçe, 15 Ağustos 2019: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49342666 Ayrıca Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan ile yapılan röportaj için bkz: Baransel Ağca, İstanbul depreme hazır mı?, 16Punto, 4 Ekim 2019: https://16punto.com/hasankeyfteki-tarihi-eserlerin-tasinmasi-bitti/?scrl=1

[2] Bu etnografik çalışmayı temel alan makalemiz İstanbuLab üyelerinin hazırladığı Toplum ve Bilim dergisinin STS özel sayısında bulunabilir: Ebru Kayaalp ve Onur Arslan, ‘‘Belirsizliğin bilimi: Beklenen İstanbul Depremi ve uzmanlar antropolojisi,’’ Toplum ve Bilim, sayı 144, 2018, 124-146.

[3] Yazının ve bu bölümün başlığı Timothy Mitchell’in Rule of Experts kitabındaki ‘‘Can the Mosquito Speak?’’ (Sivrisinek Konuşabilir mi?) bölümüne gönderme yapıyor. Timothy Mitchell, Rule of Experts: Egypt, Technopolitics, Modernity. Berkeley: University of California Press, 2002.

[4] Bruno Latour, Science in Action: How to Follow Scientists and Engineers Through Society, Massachusetts: Harvard University Press, 1987; Annemarie Mol, The Body Multiple: Ontology in Medical Practice. Durham: Duke University Press, 2002; John Law, 2015. What’s wrong with a one-world world?. Distinktion: Scandinavian Journal of Social Theory16(1), 126-139; Michel Callon, ‘‘The sociology of an actor-network: The case of the electric vehicle,’’ Mapping the dynamics of science and technology, Palgrave Macmillan, London, 1986, 19-34.

[5] Görüştüğümüz yer bilimciler ve deprem mühendisleri İstanbul’un büyük bir depreme hazırlıklı olmadığı konusunda hemfikir. Ayrıca yer bilimci Naci Görür’ün açıklamaları için bkz: Pelin Ünker, 17 Ağustos’un 20. Yılı: İstanbul Depreme Hazır mı?, DW Türkçe, 2019: https://www.dw.com/tr/17-a%C4%9Fustosun-20-y%C4%B1l%C4%B1-istanbul-depreme-haz%C4%B1r-m%C4%B1/a-50056101 AFAD Başkanı ve Avcılar Belediye Başkanı’nın açıklamaları için bkz: İrem Köker ve Aylin Yazan, İstanbul beklenen ‘büyük depreme’ hazır mı?, BBC Türkçe, 15 Ağustos 2019: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49342666

[6] Öte yandan, Afet yasası riskli alan ilanı konusunda yürütme organlarına geniş yetkiler tanıdığını belirtmek gerek. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Tuna Kuyucu, Türkiye’de Kentsel Dönüşümün Dönüşümü: Hukuki ve Kurumsal Çatışmalar Üzerinden Bir Açıklama Denemesi, İdealkent, cilt 9, sayı 24, 2018.

[7] Açık Radyo’da Güven Güzeldere tarafından hazırlanan Açık Bilinç programının Marmara Depremi ve Depreme Hazırlık serisi devletin 1999’dan beri neleri iyi yaptığını ve neleri yapamadığını anlamak açısından oldukça ayrıntılı bilgiler veriyor. Bkz: http://acikradyo.com.tr/editorden/acik-bilincte-marmara-depremi-ve-depreme-hazirlik-serisi

[8] Asbestin ısıyı ve elektiriği yalıtma özelliği onun bilhassa 1930-1980 arasında inşaat dahil pek çok sektörde kullanılmasını sağlamıştır. Ancak insan vücudunda çeşitli kanser hastalıklarına yol açması sebebiyle Avrupa Birliği üye ülkelerde 2005’te, Türkiye’de ise 2010’da yasaklanmıştır. Bu demek oluyor ki 2010 yılından önce inşa edilmiş binaları yıkmak için vurulan her kepçe darbesi bu zehirli maddenin havaya karışmasına neden oluyor. Aslı Odman’ın ifadesiyle afet söylemi ve korkusu kullanılarak ilan edilen riskli alanlar bir anlamda asbest tehlikesinin riske dönüştüğü alanlar teşkil etmeye başlıyor. Ayrıntılı bilgi için bkz: Aslı Odman, Asbest Tehlike Haritası: “Ortalık Toz Duman,” beyond.istanbul sayı 4, 2019, 70-78.

[9] Ayrıntılı bilgi için, Tuna Kuyucu, ibid, 376.

[10] Bu yazıdaki alıntılar yer bilimciler ile gerçekleştirdiğimiz görüşmelerden elde edilmiştir. Bu alıntıların bir kısmı Ebru Kayaalp ile yazdığımız makalede yayınlanmıştır. Bkz: Ebru Kayaalp ve Onur Arslan, ‘‘Belirsizliğin bilimi: Beklenen İstanbul Depremi ve uzmanlar antropolojisi,’’ Toplum ve Bilim, sayı 144, 2018, 124-146.

[11] KAF’ın ürettiği deprem riskinin emlak piyasasında nasıl karşılık bulduğunu incelemek için bkz:  https://www.zingat.com/blog/istanbulda-deprem-riski-az-ilcelerde-emlak-fiyatlari/ ya da https://www.cnnturk.com/emlak/sektorel/nef-yeni-projelerinde-depreme-karsi-erken-uyari-sistemi-kuracak ya da https://www.emlakdream.com/emlak-piyasasina-deprem-haritasi-etkisi/

[12] Mikdat Kadıoğlu röportajı için bkz: Dora Mengüç, ‘‘Afet yönetimi uzmanı Kadıoğlu’ndan ‘deprem seferberliği’ çağrısı: Bırakın artık fayları, deprem yıkmadan biz yıkalım şu çürük binaları,’’ Independent Türkçe, 27 Eylül 2019: https://www.independentturkish.com/node/75181/r%C3%B6portaj/afet-y%C3%B6netimi-uzman%C4%B1-kad%C4%B1o%C4%9Flundan-deprem-seferberli%C4%9Fi-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1-b%C4%B1rak%C4%B1n-art%C4%B1k